Basın Açıklamaları
Meclis Konuşmaları
Soru Önergeleri
Soru Önergesi Cevapları
Kanun Teklifleri
Meclis Araştırma Önerileri
Genel Görüşme Önergeleri

Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Tasarısı

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ancak bir sitemimi ifade etmek istiyorum. Böyle bir yasanın, kadına şiddetin konuşulduğu bir oturuma başta kadın milletvekillerimizin duyarsız ve ilgisiz kalmalarından ötürü hakikaten hicap duyuyorum. Mecliste şu anda sayının artmış olması hep dile getiriliyor kadın milletvekili sayımız arttı diye ama kadın milletvekillerimiz, kadınla ilgili bir yasanın konuşulduğu oturuma ilgi göstermiyorlarsa bu, başta çoğunlukla bulunan siyasi partideki kadın milletvekillerimizin konuya bakışını da gösteriyor diye düşünüyorum ve bu konunun Türkiye Büyük Millet Meclisi kameramanları tarafından milletimize de gösterilmesini rica ediyorum.

Efendim, bugün, burada, biliyorsunuz, kadına şiddet konusuyla ilgili bir yasa tasarısı üzerine konuşacağız ancak bu yasa tasarısının Meclis gündemine gelmeden önceki arka planını paylaşmak istiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde muhtelif komisyonlar var. Bunlardan biri de Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu. Ancak kadınlarla ilgili daha eşitlikçi bir yaşam sürdürmeleri adına yapılmaya çalışıldığı ifade edilen bu yasal düzenleme bile asli komisyon olarak Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonuna yönlendirilmedi. Sayın Meclis Başkanımız bu yasanın Adalet Komisyonunun asli komisyon olarak değerlendirilmesini uygun bulmuşlar. Bu konudaki çekincemizi, komisyonun elverdiği ölçüdeki o iki saatlik görüşme süresinde ifade etmeye çalıştık çünkü alt komisyon olmasına rağmen kadın erkek fırsat eşitliği konusunda, başta kadın konusunda bilirkişi bile olabilecek durumda olan komisyon üyelerinin yeterince konuyu tartışmalarına bile mahal vermeden, tanınan iki saatlik süre içinde bu konunun bir an önce toparlanıp Adalet Komisyonuna yollanmasını isteyen komisyondaki yetkili arkadaşlarımıza da sitemimizi ifade ettik. Ancak o gün orada başka konular da konuşuldu ve sonuçta Adalet Komisyonuna hep beraber gittik ve o gün tanık olduğum bir olay gösterdi ki, 8 Marta yetiştirilmeye çalışılan bu yasa tasarısından ötürü, 8 Martın, Parlamento çatısı altındaki milletvekillerimiz tarafından çok da iyi bilinmediği. Çünkü bir parlamenterimiz şöyle bir ifade kullandı. Bu konuyu çok da uzatmanın lüzumu olmadığına dair bir imayla, kelimeler bu olmasa da “Bu güzel güne biz o yasayı yetiştirelim.” dedi. 8 Mart güzel bir gün değildir. 8 Martın anlamını, 8 Martın neden tespit edildiğini bilmeyen parlamenterlerimiz olduğuna göre, bence, 8 Martın ne olduğunu konuşmak gerekir diye düşünüyorum.

8 Mart, 1857 yılında New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışma koşullarının kötü olması nedeniyle grev yapan işçilerle ilgili bir gündür ve o işçiler, polis müdahalesi sırasında fabrikaya kilitlendiklerinden daha sonra çıkan yangında kendilerini kurtaramamış ve ölmüşlerdir. 129 tane ölen kadın adına, 1857 yılında olan bu olay, ta ki 1977’lerde dünyada kadınların, emekçi kadınların günü diye tespit edilmiştir. Dolayısıyla 8 Mart güzel bir gün değildir ama ben o zihniyeti çok da kınamıyorum çünkü maden ocağında ölenlere “Güzel öldüler.” demekten çok farklı bir şey değildir. Ancak şöyle bir durum da var tabii. Neden yapıldığını, ne amaçla tespit edildiğini, yani öyküsünü bilmediğimiz günler için “kutlama günleri” tabirini kullanıyoruz. Oysa öyle günler, öyle olaylar yaşanıyor ki memleketimizde, hafızalarımızda o kadar canlı ki bunlar, başka ülkelerin kadınlarının ölümleri üzerine yapılan günleri anarken kendi kadınlarımızı atlıyoruz. Bakın, ben size birkaç isim okuyacağım: Güldane Çiftçi, Özlem Ünal, Bircan Karataş, Naciye Karadeniz, Nebahat Salkım, Altun Yüksek, Fikriye Özentürk ve Nuriye Can. Sanıyorum, bu kişileri, bu merhumeleri tanıyanlar dışında hemen hiçbiriniz hatırlamıyorsunuz. Tarih çok eski değil, 9 Eylül 2009. İstanbul’da bir sel felaketinde, Trafik Kanunu’na aykırı bir şekilde düzenlenmiş bir servis aracında, taşımaya uygun olmayan bir servis aracında, çalıştıkları tekstil fabrikasına gitmeye çalışırken araçta sel felaketi sırasında kilitli kalarak ölen 8 tane kadın. 1857 yılında New York’ta kilitli kalıp ölen kadınlar için 1970’lere kadar varan bir mücadele sürdüren dünyanın farklı ülkelerindeki insanlar kendi kadınlarının ölüm günlerinin bütün dünyada anılması için çalışırken, biz, daha Eylül 2009’da ölmüş 8 tane kadınımızı hiç hatırlamıyoruz. E, peki, biz hatırlamıyoruz da başkaları hatırlıyor mu?

Mahkeme tutanaklarından ben size birkaç cümle okumak istiyorum. İş yeri sahibi, iş yerinin idare amiri, bunlar mahkemede ifade verirken bu 8 tane sel felaketinde ölen kadın işçi için şunları söylemişler… “Maalesef kader ağlarını örünce insan neticeye mâni olamıyor. Ateşin çaresi su, suyun çaresi yok. Beraatimi talep ediyorum.” diyen yöneticilerin olduğu bir ülkedeyiz. Dolayısıyla, başkalarının günlerini kutlama konusunda, başkalarının tespit ettiği günleri yâd etme anlamında çok cevval davranıyoruz: Aman, 8 Marta bir yasa yetiştirelim!

Hanımefendiler, beyefendiler; 25 Kasıma şiddetle ilgili sözleşmeyi imzalayıp yetiştirdik; sizce hayatımızda ne değişti, şiddet mi azaldı? Hiç azalmadı. Bakınız gazete sayfalarına, bakınız televizyon ekranlarına ve kulağınızı sokağa çeviriniz. Her yer şiddet içinde. Pozantı’yı hiçbirimiz konuşmuyoruz ama 8 Marta bir şey yetiştirmeye çalışıyoruz.

8 Mart -dünyadaki herkesin insan olması, dünyadaki her insanın kıymetli olması bir mutlak kabulümüz olmakla beraber- 1857 yılında New York’ta ölmüş 129 tane kadının anısına yapılan bir gün. Peki, biz bugün yaşayanlarımızı koruyabiliyor muyuz? Yaşayanlarımızı korumak adına ne yapıyoruz? Aslında bu yasa tasarısına baktığınızda, şiddete uğradıktan sonra sağ kalma becerisi gösterebilmiş şiddet mağdurları için yapılmış bir düzenleme olduğunu hepiniz çok da kolaylıkla göreceksiniz. Ama bir şeyi tekrar ifade etmek istiyorum: Pozantı’yı hiç unutmayınız çünkü şiddet kadın, çocuk, genç, yaşlı, engelli hiç hiç bunların birini ayırt etmiyor. Her gün her an karşımızda bir şiddetle karşılaşıyoruz. Bu şiddetin, sözel, yazılı, fiziksel, ruhsal olması hiç önemli değil. Evrensel bazı tanımlar var ama bu tanımlara sığınıp bunları detay detay konuşmaya da gerek yok. Aslında şiddet, bizatihi, insanın kendi iradesi dışında genel sağlığına etki eden, olumsuz yönde etkileyen her tür eylem. Niye böyle söylüyorum? Çünkü sağlık, topluma ifade edildiği gibi, hastaneye erişme, doktora kavuşma değildir. Sağlık, insanların fiziken, ruhen, sosyal çevresiyle bir bütün hâlinde iyilik hâlidir. Dolayısıyla, şiddet mağduru hiç kimse sosyal çevresiyle, bence, iyilik hâlinde değildir. O yüzden daha kısa, daha özet olması adına böyle bir tanım yapmayı uygun buldum ve 8 Mart, 1977 yılında bu yana dünyada kutlanan bir gün, anılan bir gün ama ne olarak anılıyor? Kadınların sürdürdüğü eşitlik mücadelesinin bütün süreç içindeki çabaları anlatılmakla beraber, kadınların güncel sorunlarının bir kez daha dile getirildiği bir gün olarak anılıyor, sorun çözen bir gün değil, geçmiş mücadelelerin tekrarı, mevcut sorunların dile getirilmesine sebep olan bir gün. Biz de bu yasa tasarısıyla -gördüğümüz kadarıyla- bir sorun çözmeye değil, yalnızca “’8 Martta biz bu konuda bir yasa çıkardık.’ demeye çalışıyoruz.” diye bir kaygım var. Bu kaygımı destekleyen sebepleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, bu yasa tasarısının Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun asli komisyon olarak belirlenmemesi konusundaki gönül kırgınlığımızı, ben, bütün kadın parlamenterlerimiz adına tekrarlamak istiyorum çünkü ben, inanıyorum ki, her partideki kadın milletvekillerimiz bu konuda gönüllerinde bir kırgınlık yaşıyorlar.

İkincisi:Yasanın genel gerekçesinde, 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu’na ve CEDAW’a, kadına karşı eşitsizliklerin önlenmesiyle ilgili uluslararası sözleşmeye atıf olmakla birlikte, işte o 25 Kasıma yetiştirilerek imzalanan İstanbul Sözleşmesi’ne atıf olmaması da sanıyorum bir eksiklik, ya genel gerekçe daha önce yazıldı ya da imzaladığımızı birileri unuttu!

Bu yasa tasarısındaki maksat, ismi her ne olursa olsun, başında “Ailenin Korunması” olmakla beraber, önlemeyi içermeyen, şiddeti önlemek için bir tedbir getirmeyen, yalnızca koruma, tedbir ve yargılamayla beraber kovuşturmayı içine alan bir süreç. Şiddeti önlemeye dair bazı ibarelerin bulunmadığını detaylı baktığımız zaman hepimiz görebiliriz, biraz sonra ben sizlerle bunu paylaşacağım. Bu şiddetle ilgili tasarıda, toplumsal cinsiyet eşitliğine, kadın-erkek eşitliğine, kadın-erkek fırsat eşitliğine ve mobbinge hiç yer verilmiyor. Mobbinge yer verilmemesini ironi de olsa anlayabiliyorum, çünkü istihdamda kadın bırakmadınız, hamdolsun! Dolayısıyla mobbing muhakkak ki düşüyor ama bu toplumsal bir sorun. Çünkü şiddet bir halk sağlığı sorunu, şiddet bir sağlık sorunu.

Ben “şiddeti önleme ve izleme merkezleri” adı altında bir kuruluştan söz edildiğini görüyorum yasa tasarısında, sizlerin de dikkatini çekmiştir sanıyorum. İşte bu şiddeti önleme ve izleme merkezlerinin tamamlayıcısı konumundaki sığınma evlerinden tasarılarda söz edilmemesi de enteresan. Onların göz ardı edilmesi, çok ufak detaylarla geçiştirilmiş olması da bizim için en büyük sorunlardan biri.

Bu arada tasarının 16’ncı maddesinin 3’üncü bendinde, şiddeti önlemenin değil oluşacak şiddetle mücadele etmek için bir çabanın olduğunu hepimiz görüyoruz. Çünkü, o 3’üncü bentteki ifadelerden sonra 6’ncı bentte müfredattaki düzenleme var.  Müfredattaki düzenlemeyi kendi başımıza yapamayız ta ki madde 22’de Millî Eğitim Bakanlığını bu sistemin içine sokmuyorsak. Evet, eğitim şiddetin önlenmesi için mutlaka olmalı. Elbette ki 16’ncı maddedeki bu eğitim birimlerinin, eğitimle ilgili müfredat düzenlemelerinin bulunması hepimizin talebi ancak Millî Eğitim Bakanlığını işin içine dâhil etmezsek, yalnızca Adalet Bakanlığını, İçişleri Bakanlığını, Sağlık Bakanlığını ve Maliye Bakanlığını kapsam içine alırsak, Millî Eğitim Bakanlığını burada zikretmezsek yapacağımız müfredat düzenlemesini kiminle yapacağız? Ben Sayın Bakandan bu konuda bir cevap istiyorum.

Millî Eğitim Bakanlığının en kısa sürede o kapsama alınması hepimizin arzusu çünkü, hatırlayacaksınız, Sayın Millî Eğitim Bakanı göreve geldiğinden hemen sonra, ağustos ayında Talim Terbiye Kuruluyla yaptığı bir çalışmanın neticesinde millî eğitim müfredatında daha önce bulunan CEDAW ve empati konularını millî eğitim müfredatından çıkardı. Dolayısıyla Sayın Bakan, sizin o maddede eğitimin yer alması konusundaki talebiniz, hep beraber o gün dile getirdik, burada yer almasından mutluyuz ama Sayın Millî Eğitim Bakanını sanıyorum bu konuda ikna etmek ve ona bu konuda gereklilikleri izah etmek sorumluluğu düşecek size çünkü Millî Eğitim Bakanı CEDAW’ı ve empatiyi çıkarırken, müfredata ne koymuştu hatırlıyorsunuz, toplam kaliteyi. İşte, biz de sanki bir toplam kalite çalışması yapıyoruz. Bizim bir şiddet önleme yasamız var mı? Evet, var, toplam kalite anlamında bir artı ama niteliği nedir, neyi elde etmeye çalışıyoruz, “şiddeti önlemek” derken ne yapmaya çalışıyoruz, bunların detayı yok.

Ayrıca ülkemizde zorunlu bir askerlik sistemi hâlihazırda varsa ve askerlik kaçırılmış fırsatlarla dolu bir zaman dilimiyse bu fırsatı kaçırmamak adına Millî Savunma Bakanlığıyla iş birliği yapılması da sanıyorum bu düzenlemeler içinde yer almalı.

Ayrıca yükseköğretim kurumlarının eğitim müfredatlarına bu konularda bir bilgilendirme konulmasının neden atlandığını da ben anlamakta güçlük çektim ama sanıyorum, eğitimi bir bütüncül zihniyet altında düşünmüyoruz, ne Millî Eğitim Bakanlığı var o düzenlemenin içinde ne Yükseköğretim Kurumu ne Millî Savunma Bakanlığı. Ben Sayın Bakanın bu konuları dikkate alıp Bakanlar Kurulunda gündeme getirmesini arzu ediyor ve umuyorum.

Ayrıca, bu yapılan düzenlemeyle kadınlara maddi yardım yapılacağına dair bir ibare var. Sayın Bakan gayet iyi hatırlayacaktır, bütçe görüşmelerinde de bu konuyu dile getirmiştik hepimiz, Bakanlığının yaklaşık 8 milyar bütçesi var, bunun 4,1 milyarı görev zararı diye görünüyordu bütçe yapılırken. Bütçe zamanı zaten Bakanlığın bütçesinin yarısı zarardı. Peki, Sayın Bakan, bu konuda kaynakları nereden bulacaksınız? Bu konuda bir çalışmanız var mıdır? Çünkü Sayın Maliye Bakanının bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı bir konuşma var, dağıtılan kitapçıklarda da mevcut, istihdamın üzerindeki yükü azaltmak adına kreş açma zorunluluğunu esnetmek gibi bir yaklaşımı olduğunu Sayın Maliye Bakanı Şimşek o toplantılarda zikretmişti. Ancak siz bu parayı nereden bulacaksınız; bu kadınlara bunu vadederken gerçekleştirme yüzdeniz ne olacaktır; ben merak ediyorum. Ama bir şeyi de hatırlatmak isterim: Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak, benim de imzamın bulunduğu, Sayın Mehmet Şandır ve Zuhal Topçu Hanımefendi ile birlikte verdiğimiz nafaka alacaklarından doğan hak kayıplarının telafisi için sunduğumuz bir yasa tasarısı var, belki o yasa tasarısı size kaynak bulma konusunda yardımcı olur. Biz umuyoruz ki bir an önce o yasa tasarısı Meclisin gündemine gelsin ve nafaka alacaklarından doğan hak kayıpları telafi edilsin.

Koruma anlamında şiddeti önleme ve izleme merkezlerinin açılacağı   -az önce de söyledim- var. Tabii ki, bunların destek kurumları olan sığınma evlerine daha fazla atıf yapılabilirdi ancak bu merkezlerin pilot uygulaması eğer daha önceki tasarı nedeniyle gördüğümüz 14 tane ille sınırlı kalacaksa bu 14 il neye göre seçildi; Batman gibi kadın intiharlarının çok yüksek olduğu bir il bu kapsama neden alınmadı; ben merak ediyorum.

Medyayla ilgili, orada detaylı ifade ettiğiniz “Televizyonlarda haftada 90 dakika” sözünün ötesinde yazılı basınla ilgili ne gibi bir çerçeve çiziyorsunuz? Yazılı basındaki şiddet objelerinin, şiddete dair ifadelerin ve haberlerin ne şekilde düzenleneceğini bizimle paylaşırsanız memnun olacağız.

Aile mahkemesi kaç tane ilimizde var, kaç tanesinde yeterli personel var, ben bu bilgiye sahip değilim. Sanıyorum Sayın Bakan bu bilgiye sahiptir ama aile mahkemelerinin olmadığı yerlerde sanıyorum asliye cezalar uygun yerler olacaktır. Ama yine yasa tasarısında unutulan bir şey var; azmettiriciler. Hiç kimsenin değinmediği bir konu bu. Yalnızca şiddeti yapan değil, şiddeti azmettirenlerin de bir şekilde bu şiddetle mücadeleyle ilgili olduğunu umut ettiğimiz yasa tasarısının kapsamına alınmasını istiyor ve diliyoruz.

Sonuç olarak, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına yasa tasarısıyla ilgili çekincelerimizi, önerilerimizi komisyon toplantılarında, bire bir görüşmelerimizde Sayın Bakan ve diğer partilerdeki milletvekili arkadaşlarımızla paylaştık. Ancak bir konudaki talebimizi Sayın Meclis Başkanına buradan iletmek istiyorum: Eğer kadın gündem konusuysa, eğer bir yasa tasarısının öznesinde kadın varsa, eğer bir yasa tasarısı                kadın-erkek arasındaki eşitsizlikleri, fırsat eşitsizliklerini, hakkaniyetsizlikleri bir nebze de olsa iyileştirecekse Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonunun asli komisyon olarak görevlendirilmesi sanıyorum buradaki bütün kadın parlamenterlerin birinci derecede talebidir. Bu talebi ben buradaki bütün kadın milletvekilleri adına ve bütün Türk kadınları adına Sayın Meclis Başkanına bir talep olarak iletiyorum.

Evet, bu defa bu tasarı geçti komisyondan. Ama bu tıpkı da referandumlarda birilerinin söylediği gibi “Yetmez ama ‘evet’.” şeklinde geçti Sayın Başkan. Biz kadın parlamenterler yalnızca sayı olarak ifade edilmek istemiyoruz, biz bildiğimiz konuda yetkili ve asli komisyon olmak istiyoruz.

Bir sözüm de erkeklere: Bu tasarı gündeme geldiğinden beri elektronik posta adreslerimize, telefonlarımıza pek çok erkek ulaştı ve şunu söylüyorlardı: “Hep kadını konuşuyorsunuz. Biz erkeklere pozitif ayrımcılık yapılmayacak mı?” diye. Ben bana ulaşan erkeklerin birçoğuna şu soruyu sordum, bence televizyon başındakiler ve bu salondaki erkekler de bunu kendine sormalı: “2010 referandumunda hanım kardeşlerimize ayrımcılık yapacağız. Bu, eşitsizlik sayılmaz.” denilen referandum maddelerine “evet” derken beyler, bunu hiç düşünmemiş miydiniz? Yasa tasarısı mevcut hükûmet eden partinin milletvekillerinin sayısının çok olması nedeniyle mutlaka geçecek ama eksikleri var. Biz Milliyetçi Hareket Partisi olarak bu eksiklerin tamamlanması konusunda bizden bir yardım istenirse her zaman hazırız.

Nafakayla ilgili yasa tasarımızı da tekrar hatırlatıyor, hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

.............

(Birinci Bölüm Üzerinde Görüşmeler)

Birinci bölüm üzerinde söz isteyen, gruplar adına, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına Sayın Ruhsar Demirel, Eskişehir Milletvekili.

Buyurun Sayın Demirel. (MHP sıralarından alkışlar)

Süreniz on dakika.

MHP GRUBU ADINA RUHSAR DEMİREL (Eskişehir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Malum, 8 Marta yasayı yetiştirmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla bazı hatalar, bazı yol kazaları da var. Ben, daha önce parti grubumuz adına yirmi dakikalık bir konuşma yaptım. O konuşmam sırasında bir konuyu altını çizerek de ifade ettim. Komisyon görüşmeleri sırasında eğitim konusundaki talebimizin Bakanlık tarafından değerlendirildiğini ve metne bu konuda bir ibare konulduğunu ancak Millî Eğitim Bakanlığının unutulduğunu söylemiştim. Dolayısıyla benzer şey ihbar konusunda da var. “İhbar” diye bir madde konulmuş ama metin içinde hiçbir şekilde ihbar konusu ele alınmamış.

Bakın, size metinden bir cümle okuyorum: “İlgilinin talebi üzerine tedbir kararının verilmesi.” Efendim, eğer “İhbar” maddesini koyduysak “ilgilinin talebi” ya da “ihbar üzerine” diye bunu detaylandırmamız lazım.

Sayın Bakan, aceleye getirmek her zaman fayda sağlamıyor. Hatırlarsınız, geçtiğimiz günlerde de aceleye getirilmiş bir organ nakli faciası yaşadık. Ben eminim ki yarın 8 Mart itibarıyla bütün gazeteler bu yasanın eksiklerini, bu yasanın yanlışlıklarını tartışacak. İsterdik ki hepimiz daha sağlam, daha ayakları yere basan, ihtiyaca cevap veren, hiç değilse bir grup kadının hayatını koruyan, bir grup çocuğun daha sağlıklı bir aile ortamında yaşamasına sebep olabilecek bir yasa tasarımız olsun ancak maalesef bunu bu metinde göremiyoruz. Ama ben bir şey ifade etmek istiyorum: Sıklıkla aile ve kadın konuşulurken ülkemizde bebek ve anne ölümlerinin azaldığına atıf yapılır. Türkiye’deki anne ve bebek ölümlerinin azaltılması hiçbir bakanın, hiçbir kabinenin “Ben”, “Biz” diye ifade edebileceği bir durum değildir ve kimsenin de haddi değildir.

Türkiye, 1961’de çıkan 224 sayılı Yasa’yla beraber 1978 yılında Almaata’da dünyaya örnek gösterilmiştir bu konuda ve dünya döndüğü sürece, gelişmeler yürüdüğü sürece nasıl ki insan ömrümüz artmışsa bebek ölümlerimiz ve anne ölümlerimiz de azalmaktadır ancak aile hekimliğine yüzde yüz geçildiği günden bu yana “Ne kadar bebek kaydedilmemiştir, ne kadar gebe tespit edilmemiştir?” diye bakarsak ben size bazı örneklerle anlatayım. Tespit etmediğiniz gebe sizin değilse ölmüş anneyi de kayda alamazsınız. On bir, on iki yaşlarında gebe kızlar bulundu biliyorsunuz ülkemizde, biri de Sayın Bakanın memleketi Antep’teydi ve Sayın Bakan hemen refleks gösterdi “Bunların kemik yaşı on yedi.” diye. Sayın Bakan, eğer bu kızların gebelikleri gebelik kaydına geçmiyorsa, Sağlık Bakanlığı bunları doğru takip etmiyorsa sizin onların yanlış bilgilendirmesiyle şu kürsüde “Bebek ölümlerini, anne ölümlerini  düşürdük.” ifadesini kullanmanızdan ben hicap duyarım çünkü bazı gerçekler istatistiklerde göründüğü gibi değildir eğer bir gebeyi kaydetmiyorsanız o gebe sizin için zaten ölemez, bir bebeği doğduğunda kaydetmiyorsanız o bebek sizin için zaten hiç var olmamıştır ama siz diyorsunuz ki: “Can hakkı, yaşam hakkı bunlar bizim için önemlidir.” Can hakkı ve yaşam hakkı sizin için önemliyse bu küçük yaşta hamile bulunmuş genç kızların yaşam hakları, hayata daha sağlıklı başlama hakları ve o an itibarıyla doğuracakları çocukların daha refah bir aile ortamında yaşama hakları önemli değil miydi ki bu kızlar için “On yedi yaş kemik yaşı” dediniz? Siz bu kızlar için eğer “On yedi yaşında kemik yaşları var bunların.” diyorsanız bir başkası da cinayet işleyen bir delikanlı için “Bunun kemik yaşına bakalım demez mi? Münevver Karabulutlar böyle ölmedi mi? Yalnızca Ayşe Hanımı, merhumeyi hatırlamak burada yetmiyor. Bu şekildeki cinayetler de var. Bu ülkede bir kez insanların kemik yaşına bakmaya kalkarsanız birileri insanların zeka yaşına, akıl yaşına bakar. Dolayısıyla siz kadınla ilgili konuları da içeren Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olarak kadının adının geçtiği her yerde refleks olarak telefona sarılıyorsunuz, takdir ediyoruz ama sizin telefona sarılmanızı beklemekle geçmesin bu kadınların, çocukların hayatı. Ne Pozantı’dakilerin ne Osmaniye’de okul servisinde öldürülen kızlarımızın ne diğer kadınlarımızın. Mesela hep ısrarla söylüyorsunuz “Kamu personelini eğittik, emniyet mensuplarını eğittik, yargı mensuplarını eğittik.” Peki İzmir’de karakolda dövülen kadına ne oldu da böyle bir şey oldu? Ne oldu da onu döven insanlara ceza verilmedi. “Bazılarını eğittik, bazılarını eğitmedik.” derseniz eğer bunu hepimiz kabul ederiz ama “Biz yıllardır bu insanları eğitiyoruz.” diyorsunuz. O zaman, eğitim programınızda ne vardır? Biz hiçbir şey göremedik burada, eğitim programınıza dair hiçbir ibare yok.

TRT’nin yayın yapacağını söylüyorsunuz. TRT’nin şu anda bir sürü kanalı var. TRT’nin hangi kanalıyla, ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Diyebilirsiniz ki “Kazuistik bir yasa çıkarmayalım.” dedik. Eğer öyleyse bu yasada o kadar detaycı ifadeler var ki onlardan yola çıkarak diyebilirim ki ben de öyleyse, sözlü diye şiddete tanım getirirken sözlü şiddet de yasada yer alıyorsa yazılısı da bulunsun, yazılısı bulunuyorsa görseli bulunsun. Bu kadar detaya girmeyelim ama daha genel, daha kapsayıcı bir ifadeyle, mesela azmettiricileri yasa tasarısına bir önergeyle koymayı düşünür müsünüz? Kolluk kuvvetleri görevini ihmal ederse ne olacak, bunun yaptırımı nedir? 362 personelle bütün Türkiye’de ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Bu yasayla beraber izleme birimleri kuracağınızı ifade ediyorsunuz, hangi illerde? İki yıl uzun bir süre değil mi? “Türkiye’de kadınlar hiç ölmesin, çok acelemiz var, 8 Marta yasayı yetiştirelim.” diyorsunuz; arkasından, yasa tasarısında iki yıl sonra kurulacak izleme komitelerinden bahsediyorsunuz. Madem kadınlar için biz 8 Marta bir şey yetiştiriyoruz, bu kurulacak kuruluşların -ki bunlar sığınma evlerinin destekçisi, sığınma evlerinin yardımcısı olacaktır diye düşünüyorum- bu kuruluşların çok daha öncelikle kurulması, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük illerin ilçelerinde de kurulması gerekmez mi? Ama personel kısıtlılığınızı gördüğümde, o zaman kaynak kısıtlılığınız için söylediğiniz şeye inanmakta güçlük çekiyorum: “Maliye Bakanlığıyla görüşüldü, kaynağımızı verecek.” Siz personel alamıyorsunuz Sayın Bakan, 362 tane personel. Bu personelle hiçbir şey yapamazsınız, ancak yaptığınız bir pansuman olur, hastalığı çözemezsiniz. Bizlerin, hepimizin derdi bence şu anda bu konuda katkı sağlamak.

Ama ben tekrar, ilk konuşmamda da ifade ettim ve Meclis TV’nin kameramanlarından tekrar rica ediyorum: Şu Genel Kurulu vatandaş görsün. Bu yasayı bu memlekette pek çok insan bekliyor, pek çok insanın emeği var bunda. Bu yasa Türkiye’de belki de çıkan en önemli yasalardan biri. Hepimiz bir ailenin içinde dünyaya geldik. Hayatımızdaki ilkler hep ailelerimizle oldu. İlk gülüşümüz, ilk ağlayışımız, ilk yemeğimiz, ilk açlığımız, ilk üzüntümüz, ilk sevincimiz, ilk adımımız, ilk düşmemiz, ilk ağlamalarımız hepsi bu ailelerin içinde oldu ve bizler bu ailenin güçlenmesiyle millet olarak bir bütün, bir güçlü duruş sergilemek için kültürünün getirdiği birikimi paylaşmaya çalışan bir milletiz fakat milletin bu kadar derinden ilgilendiği bir konuya sayın parlamenterlerin bu kadar kayıtsız kalmasını anlamakta güçlük çekiyorum.

HAKAN ÇAVUŞOĞLU (Bursa) – Kendi grubuna bak!

RUHSAR DEMİREL (Devamla) – İnteraktiviteyi her zaman takdirle karşılamışımdır ama “sen” hitabıyla kurulmuş cümlelere cevap bile vermeye tenezzül etmeyeceğimdir, çünkü “sen” deme samimiyetimizin olduğunu düşünmüyorum Beyefendiyle.

Dolayısıyla, aile kavramının bu kadar önemli olduğu bir toplumda yaşıyoruz, hepimiz bir aile içinde dünyaya geldik ve bu aileleri yaşatmaya çalışıyoruz, tek yaşayan kadınlar, tek yaşayan erkekler de olsak hepimiz büyük ailelerin içindeyiz. Dolayısıyla, ben bütün Parlamentonun, bütün parlamenterlerin bu yasa tasarısına katkı sağlayacaklarını umardım, burada bulunarak çekincelerini, doğru bulduklarını, desteklediklerini ifade etmelerini isterdim, özellikle kadın parlamenterlerden.

Son cümle olarak şunu söylemek istiyorum: Biz Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak bundan sonraki süreçte de ailenin güçlendirilmesi, kadının, çocuğun, dezavantajlı tüm grupların desteklenmesi için yapılacak her tür yasal düzenlemede destek olmaya, bildiğimizce, bilgi birikimimizle katkı sağlamaya çalışacağız. Ancak, bu katkılarımızın yapılan düzenlemelerde yer alacağını umarak bu cümleleri sarf ediyorum çünkü geçtiğimiz günlerde komisyonlarda yapılan ifadelerin büyük bir kısmı bu sözleşmelere, bu yasalara, bu yürütmelere uygulanmıyor.

Mevzuatı düzenlemekten öte mevzuatı yürütmek çok önemli, dolayısıyla yasa yapmak bizlerin görevi ama bu yasayı yapıldıktan sonra yürütmede nasıl gittiğini, denetimini yapmak Sayın Bakanın sorumluluğunda. Bu ağır bir sorumluluk ama bu sorumlulukta destek isterlerse, dediğim gibi Milliyetçi Hareket Partisi olarak her zaman kendilerine katkı vermeye hazırız.

Ben yasa tasarısının milletimize, bütün Türk ailesine, çocuklarına, kadınlarına, hepsine hayırlı uğurlu olmasını temenni ediyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. (MHP sıralarından alkışlar)